Tasian ; Nurun hakikatdar yolcusu bu rükunlarında şu dört isme götürdüğünü anlar.

1- Acz ,  Kadir ismine

2- Fakr, Rahman ismine

3- Şefkat ,  Rahim ismine                 

4- Tefekkür , Hakim ismine isal

 

ettiğini müşahede eder.Ve bu dört esma yoluyla bütün esma-yı hünsayı ve esma yoluyla Müsemma-yı zülcelali bulur.Tecelliyat-ı Zatiye mazhar olur.

 

(Evet şu tarîk daha kısadır. Çünki dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal’e verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefisten elini çeker, fakat maşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbub-u Hakikî’ye gider. Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünki nefsin şatahat ve bâlâ-pervazane davaları bulunmaz. Çünki acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin. Hem, bu tarîk daha umumî ve cadde-i kübradır. Çünki kâinatı ehl-i vahdet-ül vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için i’dama mahkûm zannedip, “Lâ mevcude illâ Hû” hükmetmeye veyahut ehl-i vahdet-üş şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip, “Lâ meşhude illâ Hû” demeye mecbur olmuyor. Belki i’damdan ve hapisten gayet zahir olarak Kur’an afvettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelal hesabına istihdam edip, esma-i hüsnasının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek mana-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenab-ı Hakk’a bir yol bulmaktır.

Elhasıl: Mevcudatı, mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mana-yı ismiyle bakmamaktır.)(Sözler 479)

 

(Evet, İslâmiyet gibi bir âlî tarîkatım, acz u fakrı Allah’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyid-ül Mürselîn gibi bir rehberim, Kur’an-ı Azîmüşşan gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe-i velayete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.

Üstadım bana ve dinleyen her zevi-l ukûle, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır, beş vakit namazını hakkıyla eda et, namazın nihayetindeki tesbihleri yap, ittiba’-ı sünnet et, yedi kebairi işleme dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risalet-ün Nur ile verilen derslere, Kur’an’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah’ın tevfikiyle can ü dilden belî dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak Üstad dedim. Hata etmedim, isabet ettim.Hulusi Bey)

 

          Aşiren ; Risale-i Nur talebesi hakikat-ul hakaik olan bu dört esmaya ulaşmak için say’ederken evradı; ittiba-ı sünnettir.,feraizi işlemek ,kebairi terk etmektir.Ve bilhassa namazı tâdili erkan ile kılmak,namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

 Hz.İbrahim (A.S.)mesleği bu da acz , şefkat, tefekkürdür.Bunlar Hakim ve Rahim isimlerinin tecelliyatına ulaştırır.Hz.İbrahim (A.S. ) bu isimlere mazhardı.Biz manen onun tasarrufu altındayız, bu isimler de fena olur olmaz iş bitmiştir.Üstad , Hz.İbrahim, Rahim ve Hakim isimleri.Üstadımız ben şeyh değilim belki ders arkadaşıyım diyor işte onda fani olup onun boyasıyla boyalanıp,oradan atlayıp Halilullah’a ( bu ikisinde hillet bulunur ) oradan da esmaya geçilir.( yani Hakim ve Rahim isimleri ) Allah’a, Peygambere ,üstada dost olmanın yolu; ihlastır.Fena fil-ihvan senden gider gitmez düşman olan dinsizlik kuvvetine yardım etmek ihtimali var.

Tasavvufta tarikatta fena fiş şeyh düsturu vardır.Yani mürid önce şeyhinde fani olur.Buna fena fiş şeyh denir.Bundan sonra fena fir- resul gelir.Bu makamı da geçtikten sonra fenafillaha  geçer hakikata vasıl olur.

Risale-i Nur mesleği ise hakikat mesleğidir. Fena fiş şeyh yerine fena fil ihvan düsturu esastır.Fena fil ihvandan sonra  fenafir- resul gelir.Mesleğimiz haliliye olduğu için fena fil ihvandan sonra Hz.İbrahim ( A.S.)’da fani olur.Oradan da  fenafillaha geçilir.Yani Resul-u Ekrem ( A.S.M. ) ve Hz.İbrahim ( A.S.)’in en azami derecede mazhar oldukları Hakim ve Rahim isimlerine bu yolla vasıl olunur.Mesleğimiz haliliye olduğu için meşrebimiz hillettir.Yani Bütün alemdeki teavün dayanışma, birleşme Hz İbrahim’in hillet meşrebinin tereşşuhatıdır.Onun için mesleğimiz madem ki haliliyedir.Hz İbrahim meşrebi olan hillet ki bütün alem o hilletin tereşşuhatı ile birbirine yardım eder birbirini sever birbirine dayanır. Bizimde bu hillet düsturunu rehber etmemiz gerekir.

              Risale-i  Nur dairesine giren kime mürid olur?

Manen Hz Resulullah’a ve Hz İbrahim’e oradan da Hakim ve Rahim isminin tecelliyatına mazhar olup Cenabı Hakka vasıl olur.Buna sırrı veraseti Nübüvvet denir.Bu bir lütuftur.Adeta çalışmadan verilir (Ruhani bir şekilde ) Nur talebeleri Peygamberlerin vazifesi olan tebliği yaptıklarından onların boş kalan makamı lütuf olarak verilir.Risale-i Nur bu düsturlardan ibarettir.( İhlas düsturları ) hakikat dersini veriyor.Bu da Peygamberlerin mesleğini yapmaktır.Hizmetkarlığı, makamata tercih ediyorum, bu şekildeki hizmetkarlık demektir.Şahıs yok ,veli de değilim Peygamberlerin hakikatlarının karşısında hizmetkarım, dellalım diyor.Mesleğimiz velilik,keşif,keramet değil ,Sırrı veraseti Nübüvvetle şahsı maneviyi teşkil etmektir.

 

(Üstadım müsterih olunuz, bu Nurlar ayaklar altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur’an’dan enzar-ı cihana vaz’ eden Hâlık (Celle Celalühü) bizim gibi kimsenin ümid ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşr ü muhafaza ettirir. Bu işi ben sa’yim ile, kudretim ile kazandım diyen hüddam o gün görecekler ki; o mukaddes hizmet, zahiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanaatındayım.(Hulusi Bey)

 

BU SEBEBLE ORADAKİ KARDEŞLERİMİZDEN RİSALE-İ NUR İLE ÇOK ALÂKADAR OLMALARINI RİCA ETMEKTEYİM.-Hulusi Bey)

 

Cenab-ı Erhamürrâhimîn’den bütün esma-i hüsnasını şefaatçı yapıp niyaz

 

ediyoruz ki: “Bizleri ihlas-ı tâmme muvaffak eylesin… Âmîn…”

 

 

Kenz-İ Mahfi Aşikar Hep Sendedir

Yaz u Kış ,Leyl ü Nehar Hep Sendedir

İki Alemde Ne Varsa Hep Sendedir

Gayre Bakma Sende İste Sende Bul

 

Zat-I Hakk’ı Anla Zatındır Senin

Hem Sıfatı Hep Sıfatındır Senin

Sen Seni Bilmek Necatındır Senin

Gayre Bakma Sende İste Sende Bul

 

Arife Eşyada Esma Görünür

Cümle Esmada Müsemma Görünür

Ehl-İ Hakikattan Mevla Görünür

Ademisen Semme Vechullahı Bul

Kande Baksan Ol Güzel Allah’ı Bul

(N.Mısri.R.A)

 

            Hulusi Bey ve Sabri Efendi’nin mektublarında Risale-i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektub suretinde Risale-i Nur eczaları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var:

Birincisi: Hulusi ise, âhirdeki Sözler’in ve ekser Mektubat’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebeb olması… Ve Sabri’nin dahi Ondokuzuncu Mektub gibi bir sülüs-ü Mektubat’ın yazılmasına sebeb, onun samimî ve ciddî iştiyakı olmasıdır.

İkinci Sebeb: Bu iki zât bilmiyorlardı ki; bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gayet samimî, tasannu’suz, hâlisane ve derece-i zevklerini ve o hakaika karşı şevklerini ifade etmek için, hususî bir surette yazmışlar. Onun için o takdiratları takriz nev’inden değil, doğrudan doğruya mübalağasız bir surette, gördükleri ve zevkettikleri hakikatı ifade etmeleridir.

Üçüncü Sebeb: Bu iki zât hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan… Ve hizmet-i Kur’an’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hâssası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.

Birinci Hassa: Bana mensub her şeye malları gibi tesahub ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve te’lif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Âdeta cesedleri muhtelif, ruhları bir hükmünde hakikî manevî vereselerdir.

İkinci Hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksadları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’an’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimmi, hakaik-i imaniyeye hizmet olduğunu telakkileridir.

Üçüncü Hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’aniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.

Dördüncü Sebeb: Hulusi Bey benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellim ve hakikî vârisim ve bir deha-yı nuranî sahibi olacağı muhtemel olan biraderzadem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulusi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfaya başlamasıyla.. ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatab olmuşçasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı Cenab-ı Hak bana hizmet-i Kur’an ve imanda bir talebe, bir muîn tayin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum.

Sabri ise fıtraten bende mevcud has bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş. Ve şu havalide en az ümid ettiğim ve o da geç uyandığı halde en ileri gittiği bir işarettir ki; o da bir Hulusi-i Sânidir, müntehabdır. Cenab-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur’anda arkadaş tayin edilmiştir.

Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirat ve medhi kabul etmem. Çünki manen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirat, fahr u gurura medar olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye noktasında takdirat ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler’e ve belki doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Kur’aniyeye ait olduğu için onu müftehirane değil, Cenab-ı Hakk’a karşı müteşekkirane kabul ediyorum. İşte bu iki şahıs, bu hakikatı herkesten ziyade anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdanlarının sevkiyle yazdıkları takdirat ve medihlerini, Risale-i Nur eczaları içinde dercedilmeye sebeb olmuştur.

 

Cenab-ı Hak bunların emsalini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-ı haktan ayırmasın, âmîn.Said Nursi(R.Anh).²

Bir zaman Kur’an-ı Hakîm’in bu tekrar ile şiddetli irşadatı bana bu fikri verdi ki; bu kadar mütemadi ihtarlar ve ikazlar, mü’min insanları sebatsız ve hakikatsız gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünki bir memur, âmirinden aldığı bir tek emri itaatine kâfi iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek. Beni ittiham ediyorsun, ben hain değilim, der. Halbuki en hâlis mü’minlere Kur’an-ı Hakîm musırrane mükerrer emrediyor. Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda iki üç sadık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin desiselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve ikaz ediyordum. “Bizi ittiham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemadiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadakatsızlıkla ve sebatsızlıkla ittiham ediyorum.” Sonra birden sâbık işaretlerde izah ve isbat edilen hakikat inkişaf etti. O vakit o hakikatla hem Kur’an-ı Hakîm’in tam mutabık-ı mukteza-yı hal ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ittihamsız bir surette ısrar ve tekraratı yaptığını ve ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım.

O hakikatın hülâsası şudur ki: Şeytanlar tahribat cihetinde sevkettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için tarîk-ı hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtarata ve kesretli muavenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenab-ı Hak o tekrarat cihetinde binbir ismi ile ehl-i imana muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini

imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.

 

(İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ü cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın muhkemat kal’asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul!..)

 

Hulusi Bey’in ,Üstad (R.A)’a yazdıği cevabi mektuptan bir parça;

(Bu nurlu eserler hem okşamak, hem korkutmak gibi iki zıd tesiri haizdir. İnsanlara bu iki vasıtadan birinin müessir olacağı da şübhesizdir. İşte bu hakikatı göz önünde bulunduran şerait-i imandaki esaslara müşabih bir tarzda, Kur’an-ı Hakîm’in tilmizlerini ve hâdimlerini hakikaten ikaz ediyor ve aldanmamaları için altı esası kendilerine bihakkın ders veriyorsunuz:

1- Hubb-u câh yerine, Allah’a imanın bir manası olan rıza-i İlahîyi…

2- Havf ve vehim yerine kadere imanı…

3- Hırs ve tama’ yerine ö­w   âyet-i celilesi delaletiyle Kur’an’a, kütüb-ü İlahiyeye imanı…

4- Menfî milliyetçilik hissi yerine bütün cinn ve inse mürsel, Nebiyy-i Efham (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin mesleğini;

gibi âyât-ı mübarekeyi derhatır ettirmek suretiyle Peygamberlere imanı…

5- Enaniyet yerine, acze.. noksanımızı itiraf ve Kur’an’ın tereşşuhatının neşr ü muhafazası babında hissemize düşen hizmeti yapmak ve hizmetle mükellef olduğumuzu bilerek neticeyi hesablamamak. Yani bir nevi beşeriyetten çıkmak. Kütüb ve Suhuf-u Enbiyayı inzale vasıta olan melaikeye benzemek suretiyle meleklere imanı…

6- Tenbellik ve tenperverlik yerine vazifedarlık… Kudsî ve her saatı bir gün ibadet hükmüne geçecek kıymette olduğuna şübhe edilmemek lâzım gelen Kur’anî hizmete vakit bırakmayacak hallere karşı, bu hizmetin ulviyetini dahi düşünerek, elden çıkmazdan evvel gözü dört açmayı, yani ölmezden evvel hayatın kadrini bilmek gibi, kat’î bir lisanla âhirete imanı delaleten, remzen, işareten, sarahaten ders veriyorsunuz ve ikaz lütfunda bulunuyorsunuz.

Allah-u Zülcelal Hazretleri sizden ebeden razı olsun ve ümmet-i merhume-i Muhammediyeyi (A.S.M.) dalaletten kurtarmak ve şahrâh-ı Kur’an’a delalet eylemek hususundaki ihlaslı mücahede ve hizmetinizde daim ve muvaffak buyursun, âmîn bi-hürmet-i Seyyid-il Mürselîn ve bi-hürmet-i Kur’an-il Mübin!(

Rabian, ; bu dört şedid düşmanın mezkur altı desiselerini def’ ettikten sonra ihlası kazanmak ve muhafaza etmek gerekir.

İHLAS ; Hakperestliği ,nefisperestliğe tercih etmek,Hakk’ın hatırı ,nefsin ve enaniyetin hatırına galip gelmek        (Yunus 72,Hud 29,Sebe’ 47)    Sırrına    mazhar olup nâsdan gelen maddi ve manevi ücretten istiğna etmek, (Haşir 9)             sırrına mazhar olup hüsn-ü kabul ve hüsn-ü te’sir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsanı olduğunu  ve kendivaifesi olan tebliğde  dahil olmadığını ve lazım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmektir.

(Cenab-ı Hakk’ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba’ ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir.(20,Lem’a)

Hadîste vardır ki:

 (Yani: Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır. İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlası kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı İlahî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlahiyeye karışmamalı. Herşeyde bir ihlas var. Hattâ muhabbetin de ihlas ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder.)

(Yine (Üstadımızın (R.A) emirlerindendir ki; bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz. Netice ile değil. Bu nurlu hizmette bizleri birleştiren Allah-u Zülcelal’den niyazım: Haşirde de liva-yı Muhammedî (A.S.M.) altında haşr ü cem’ olmaklığımızdır.

                             Öyle bir bid’alar devrindeyiz ki İslâmın

         Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur’an’ın

                                               (Hulusi Bey)

Kısacası, Hak İçin Yapılan Her Şey İhlas , Halk İçin Yapılan Her Şey Riyâdır.

Hamisen ; İhlasın tarifinde böylece öğrendikten sonra ihlası kazanmak ve muhafaza etmek için harice karşı dış nizamname olan şu dokuz emre ve esasata riayet etmek lazım:

1 - Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.   

2 - Belki daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek…

3 - Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: “Mesleğim haktır yahud daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel benim meşrebimdir” diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.

4 - Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlahînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle…

5 - Hem ehl-i dalalet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin dehasıyla hücumu zamanında; o şahs-ı manevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlub düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp o müdhiş şahs-ı manevî-i dalalete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.

6 - Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için…

7 - Nefsini ve enaniyetini

8 - Ve yanlış düşündüğü izzetini

9 - Ve ehemmiyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa eder.(Lem’alar 140)

Sadisen ; Harice karşı bu dokuz emirle muamele edildikten sonra ve böylece “tahliye” ]7&# vazifesi edildikten sonra Nur dairesindeki eşhas arasında gelecek şu altı düstur, dahili nizamname olarak tatbik edilmelidir.

 

 

1-Amelinizde rıza-yı İlahî olmalıdır.

 

( Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.)

 

(Amel-i Salih , Rızayı ilahidir.Sünnet-i Seniyyedir .Sünnet dairesinde olmayan amel-i salihin kıymeti yoktur.Rızayı ilahi değildir.Tatbikatta Rızayı ilahi demek halis bir niyetle Sünnet-i Seniyye dairesinde olmaktır.Yirmidört saatte yapılan işler sünnet dairesinde ise amel-i salihtir,rızayı ilahıdır.Eğer değilse halis niyet dahi olsa riyadır.Her işte rıza-yı ilahiyi birinci planda tutup sair şeyleri ikinci plana almak lazım .Dükkana gittim rızay-ı ilahi için aç rızık kazanmak düşüncesi ikinci planda olsun .onun için bu hizmette doğrudan doğruya rızay-ı ilahiyi esas maksad yapmak gerektir.Rıza-yı Bariye nail olmak için her işte rızayı ilahi birinci derecede olacak( İhlasın altı düsturu altı mani ile birleşerek tefekkür mesleği olan Risale-i Nurun ilk basamağına adım atılır.) Bu ameldir.Bundan sonra iman başlar Meratib  kat ederek hakikata geçilir.Bizde bu yok Üstadı gözönüne almalı,bulunmayan noktalar için istiğfar bulunan için hamd etmeli)

Altı mani

1-)Enaniyet : Ben değil biz fikri hakim olacak

 

2-)Şöhret     : Temelini siyaset teşkil eder.Bu düşünce yerine rızayı bari esas olacak

 

3-)Hırs ve Tama : Çalışacak, fakat dersi terk yok

 

4-)Milliyet: Akraba ,aşiret ırkı menfi surette tutmak.

 

5-)Korku: hıfz-ı Kur’anîye itimat etmek ve ihtiyatlı olmak

 

6-)Tembellik: İstirahat-i bedeni terk edeceksin.Derse devam edilecek cesedi değil ruhu beslemek için çalışacağız.

Bu manilerden sıyrıldıktan sonra Risale-i Nur talebeliğine başlanır.Acz ,fakr,şefkat,tefekkür ile hakikat mesleğine girilir.Bu bizim içi tüzüğümüzdür.Kim ki bu dersi almamışsa çalışması boşunadır.Nefs-i emmare devamlı manileri getirir,kazanma yollarını kapatır.Bu yüzden denilmiş şu düstur; su durur,düşman uyumaz misali gibi, Hakiki manada Risale-i Nur şakirdi değiliz.Dostluğumuzu bozmazsak iyidir.

 

            2-Bu hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir.

 

Tenkidin lügat manası molozu ateşe tutup taşı ,toprağı ,altını bakırı ayırdetmeye denir.Mü’mini ateşe sokup çıkarmaya kimsenin hakkın yoktur.Bu ancak Allah’a aittir.Kardeşine karışma,zahiri iyi ise batını seni ilgilendirmez .Zahiri kötü ise yine karışma .Bu ağızla dil ile ilgilidir.Sen teftiş edemezsin.Bu hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek cümlesinin manası ; kardeşlerinin kusurlarını arama demektir.Onların üstünde faziletfuruşluk nevinden  gıpta damarını tahrik etmemektir.Gıpta zahir-i şeriatta caizdir.Bizim mesleğimizde caiz değildir.Kardeşinin yanına gittin ,tenkid etmedin içinden keşke ben de bu kadar zengin olsaydım ben de kabiliyetliyim.’’Demek bize caiz değil.Gıptanın içinde başka şeylerde var.Görülen nimet üzerine şükre iki ruhluluk yapma ( Tenkid ve ayıp araştırmakla beraber,gıpta da terkedilecek ) kusuruna tenkid yok,iyiliğine de gıpta yok, Dert nedir? Ortada bir gayrılık var.Halbuki herşeyimiz aynı, bu hal dalalettir.Bir kalp üzerine olmalıyız.Göz kudurmuş iti görür,el taş alır atar ,durmazsa ayak kaçar.Düşmana karşı yardımlaşma olacak ‘’ Tevhid-i imani tevhid-i kulubu iktiza eder. ‘’Tenkid olmamakla beraber yardımlaşma da var.( Biz şu anda baştaki ayetin sırlarına mazhar oluyoruz.) Ayet Kur’an’dadır.O da Halık-ı Kainatın kelamıdır.Onun için manalar her zaman değişir.Mahsul bütün çarkların dönmesiyle meydana gelir.Küçük büyük yoktur,birbirinin mütemmimidir. Kardeşlerin bu müttehidane hareketlerinden ortaya çıkan şey Hakikat-ı Muhammediyenin ( A.S.M.) hedefi saadet-i dareyndir. Dersi anlattıran Allah’tır. Ben dediğinde gizli bir şirk doğuyor,bir şey iddia ediyorsun.İman  eden Allah’ı bilen ihtilafa girmez ,ihtilaf benlikten üstünlükten doğar.Bu hizmette her şey Allah’a aittir.Üstadımız da dava arkadaşıdır öyle ise büyüklük yoktur)

 

       

 3- Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz.

(İhlas, Rızayı İlahi dairesinde birbirinden fani olmaktır.Bunun bozulması ihlası kırmaktır. Nasıl ki  alemde gözümüzle görüyoruz ki seyyaret ,güneş,yıldızlar,ay alemde öyle bir kuvvet meydana getirmişler ki o kuvvet Allah’ın izniyle alemde herşeyi tesiri altına alınmıştır.Öylede on iki fedekar kardeşin Kura’nın etrafında Allah rızası için bir kalp üzerine toplanmaları,yani bir kalp üzerine yaşamaları yani kendi harekatını düşüncelerini efkarını terk edip bir tek harekat olan Kur’ani harekete tabi olmaları ve herkesin şahsi hareketleri efkarları düşünceleri muattal kalıp bir tek hareket olan ve mukaddes olan Sünnet-i Nebeviye’ye   ( A.S.M. ) ve Hakikat-ı Kur’aniyenin hareketini göstermeleriyle o muattal kalan diğer kuvvetler o tek cazibeli harekete kuvvete cazibe vermeleri ,öyle kudsi cazibeli mıknatıslı bir kuvvet meydana getirir ki değil küre-i  arzdaki insanı ,cinleri belki güneşleri seyyaratları ,yıldızları celb ederki belki bütün alemin hilkatına yani alemin yerinde durmasına yıkılmamasına sebep olur.Yani böyle bir cemaatin şahsı manevisinde öyle cazibe,kudsiyet vardır ki , o cazibe ile teshir eder.Hatta Hakikat-ı Muhammediye ( A.S.M. ) cihetiyle meleklerin medarı iftiharları olurlar.İşte ihtilafı çıkaran o,şahsı manevinin cazibedarlığı kudsiyetini kaybetmesine sebebiyet verdiğinde öyle denilmiştir.Yani hareketini kudsiyetini cazibedarlığını kaybettirir.Ondan dolayı şiddetli mesul olur.Çünkü hareket cazibe gidince artık milleti cezbedip ıslaha muvaffak olmaz.Dalalete kalır ve şeytanda musahhar olmaz.Cin ve İns dalalette kalırlar.Mesuliyeti o adam çeker.Onun için Üstad diyorki şiddetle tehdit ediyor.)

 

          4- Fenafil ihvan; yani Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. ( Mü’minler ancak kardeştir )

Tefani,kardeşlik manasınadır.Risale-i Nur’da fani olmuş birinde fani olmaktır.Tefani umumi bir tabirdir.Tefani yoksa ihlas da yoktur.Fena fil-ihvan mesleğimizdir,nurculuk varsa birinci mertebede fena fil-ihvan vardır..Tefani şahsiyet ve enaniyetini Allah yolunda terkedip Allah rızası için sevmek demektir.  (Bakara 41)Ayetindeki şiddetli tehditkerane  nehy-i ilahiye mazhar olup saadet-i ebediye zararına manasız lüzumsuz zaralı kederli hodfuruşane sakil riyakarane bazı hissiyatı süfliye ve menafil-i cüziyenin hatırı için ihlası kırmakla hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz hem hizmeti Kur’aniyenin Hizmetine taarruz hem hakaaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.Kur’anın beşere verdiği içtimai dersin temelinde: Mümin müminin kardeşidir.Yatar Mümin dünya metaı için arkadaşını tenkid etse ihlası kırsa ( Dinini dünyaya sattı ) ebedi saadete zarar gelir.Bütün dünya metaı bir tek hitab-i yerini tutmaz.Bütün arkadaşları adedince sevabı kazanırken bu kesildi, Bu öyle bir zaradır ki karşılığında dünya verilse doldurulamaz.

Not : Tefani olan yerde  ders vardır.Bu gidince kuvvet gider.Bu tarz Peygamberlerin mesleğidir.İmanımızı inkişaf ettirecek çare tefani sırrıdır

 

(Hulusi’nin bir gailesi var diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur’un şakirdlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.)

5-Rabıta-i mevttir;

 

De ki:kaçtığınız ölüm mutlaka gelip size kavuşacaktır.Zariyat 58)

“Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!”)

 

(Ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım! İhlası kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet ihlası zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevkeden, tul-i emel olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlası kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani: Ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat, Kur’an-ı Hakîm’in   gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tul-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip; düşüne düşüne nefs-i emmare o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevaidi pek çoktur. Hadîste ev kema kal- yani “Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu rabıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikata uygun gelmiyor. Belki akibeti düşünmek suretinde, müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet hiç hayale, faraza lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlas-ı etemme yol açar.

 

Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.)sözler 32)

 

6-Tefekkür-ü imanîdir,

 

(Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.-Bakara 164)

(Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok âyetler vardır.- Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır.- Gece ile gündüzün değişmesinde ve Allah’ın gökten bir rızık sebebi olan yağmuru indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârları yönlendirmesinde aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Sana onları hakkıyla okuyoruz. Artık Allah’a ve âyetlerine inanmadıktan sonra hangi söze inanacaklar?-Casiye3-7)

(Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bu Kur’ân’dan sonra başka hangi söze inanacaklar.-A’raf 185)

(Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.-Rum 22)

(Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?-Zariyat 21)

(İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır)

 

Sabian ; dahilde bu altı düstura göre tatbik-i hareket ettikten

 

sonra,Risale-i nurun hakikat sarayına girmek için şu dört hatveyi (adımı)atmak lazım.

1- Birinci Hatvede(Necm 32) âyetinin sarahatiyle: Tezkiye-i nefs etmemek(Necm 32)

2-İkinci Hatvede:

²v­Z«,­S²9«!ö²v­Z[«K²9«@«4ö«yÁV7!ö!x­,«9ö«w<¬HÅ7@«6ö!x­9x­U«#ö«ž«:ö (Haşr 19)

ayetinin nassıyla: Yani nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat

 

ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.

 

3-ÜçüncüHatvede:         (Nisa 79)

ayetinin sarahatiyle Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede: Nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir. Şu mertebede tezkiyesi, _«Z[Å6«+ö²w«8ö«d«V²4«!ö²G«5ö   (Şems 9)sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, gınasını fakrda bilmektir.

4- Dördüncü Hatvede:

ayetinin nassıyla Herşey nefsinde mana-yı ismiyle fânidir, mefkuddur, hâdistir, madumdur. Fakat mana-yı harfiyle ve Sâni’-i Zülcelal’in esmasına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibariyle şahiddir, meşhuddur, vâciddir, mevcuddur. Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse; kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikî’den gaflet etse; yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümat-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzât nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikî’nin bir âyine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat, esmasının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud’u bulan, herşeyi bulur.

 

Saminen ; bu dört adımı attıktan sonra Risale-i Nur denilen şu saray-ı

hakikatın dört rükun üzerinde durduğunu bilmek gerekir.

 

1- Acz               

2- Fakr          

3- Şefkat-ı şevk (Şevk-i beka,Şevk-i Lika)                                

4- Tefekkür (Şükr-ü mutlak)

 

(Bu keramet-i Nuriye Hulusi’de olduğu gibi, çoklarda dahi tezahür etmiş ve ediyor.mülhidler, hattâ kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü, akıldan nasibi olan anladı, kalbi bozulmayan inandı. Bu azîm muvaffakiyatın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur’an’ın ve Nurların dellâlının gösterdiği hakikî acze karşı Hâlık’ın ihsanındadır.

Şu Altıncı Kısım, ins ü cinn şeytanlarının altı desiselerini inşâallah akîm

bırakır ve hücum yollarının altısını seddeder.)

Birinci Desise,birinci mani:Hubb-u cahdır ki;

  الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ

“O gün Allah’tan korkanlar hariç dost olanlar birbirlerine düşmandırlar.(zuhruf 67)ayeti işaret ediyor

(Ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’anda arkadaşlarım! Bu hubb-u câh cihetinden gelen dessas ehl-i dünyanın hafiyelerine veya ehl-i dalaletin propagandacılarına veya şeytanın şakirdlerine deyiniz ki: “Evvelâ rıza-yı İlahî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü; o teveccüh-ü rahmetin in’ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür, yoksa arzu edilecek bir şey değildir.. çünki kabir kapısında söner, beş para etmez!”)

 

İkinci desise,ikinci mani:Korkudur ki;

  قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

De ki: “Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.(Cum’a 8) ayeti işaret ediyor.

(Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbar bir hükûmetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisanıyla onlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken, hıfz-ı Kur’anî bana kâfi geldiği halde; size de, yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfidir.       Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki: “En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!.” ²v­U[¬5«Ÿ­8ö­yÅ9¬@«4ö­y²X¬8ö«–:Çh¬S«#ö›¬HÅ7!ö«B²Y«W²7!öÅ–¬!ö²u­5ö   mana-yı işarîsiyle gösteriyor ki: “Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!”)

 

 

Üçüncü desise,üçüncü mani:Tama’dır ki;

 

   إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

 “Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah’tır.”(Zariyat 58) ayeti işaret ediyor.

(Evet ehl-i dünya, hususan ehl-i dalalet; parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrib etmeye bazan vesile olur. O pis hırs ile gazab-ı İlahîyi kendine celbeder ve ehl-i dalaletin rızasını celbe çalışır. Ey kardeşlerim! Eğer ehl-i dünyanın dalkavukları ve ehl-i dalaletin münafıkları, sizi insaniyetin şu zaîf damarı olan tama’ yüzünden yakalasalar; geçen hakikatı düşünüp, bu fakir kardeşinizi nümune-i imtisal ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki: Kanaat ve iktisad ; maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder. Bahusus size verilen o gayr-ı meşru para, sizden ona mukabil bin kat fazla fiat isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan hizmet-i Kur’aniyeye sed çekebilir veya fütur verir.)

 

Dördüncü desise,dördüncü mani :Menfi Milliyetçiliktir ki;

 

  يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.( Hucurat 13)” ayeti ile

(“İslamiyet ,cahiliyet adetlerinden olan ırkçılığı kaldırmıştır” hadis-i şerifi buna işaret ediyor.(Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:

Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise; millet birdir.” Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir.

Sâniyen: İslâmiyet’in mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak beyan edeceğiz:

Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki nur-u Kur’andan gelen şu fikirdir: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, safi kalbli olan neferatın ruhunda şöyle ulvî fedakârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sahibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisgar edilmeyecek manevî ve daimî bir kuvvetüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm manevî kuvvetüzzahrı, menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirmemeli!

Ey bedbaht mülhid! Ben Felillahilhamd müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üçyüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum!.. Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve firenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için; üçyüz ellimilyon hakikî, nuranî menfaatdar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terketsin.)

 

Beşinci desise,beşinci mani :Enaniyettir ki;

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

“Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar. Şüphe yok ki Allah çok güçlüdür. Hüküm ve hikmet sahibidir.”(Fatır 28) ayeti işaret ediyor.

(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. ½^«V[¬V«6ö¯`²[«2ö±¬u­6ö²w«2ö@«/±¬h7!ö­w²[«2ö«:sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan,

dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.)

(Evet bahtiyar odur ki; kevser-i Kur’anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir.21.Lem’a)

Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur’anın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-ül a’mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..”)

(O ehl-i fazl u kemal ve kuvvetli enaniyet-i ilmiyeyi taşıyan zâtlar bilsinler ki; bana değil, Kur’an-ı Hakîm’e talebe ve şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.)

 

Altıncı desise,altıncı mani:Tenbellik ve tenperverlikdir ki;

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

“Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.”(Necm 39)

  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Ey inananlar, Allah’tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”(Haşr 18)

  تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

“Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümid içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.”(.Secde 16) gibi ayetler işaret ediyor.

(İnsandaki tenbellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade eder. Evet şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalbli, sadakatı kuvvetli, niyeti ihlaslı, himmeti âlî gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:   İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tenbelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifade ederler. Onlar, öyle desiselerle onları hizmet-i Kur’aniyeden alıkoyuyorlar ki; haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, tâ ki hizmet-i Kur’aniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da, dünyanın cazibedar şeylerini gösteriyorlar ki; hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin ve hâkeza…

(Bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa keserek, dikkatli fehminize havale ederiz.  Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz: Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!…Mektubat 414)

 

(Hem sâbık işaretlerde anlaşıldığı gibi; fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ü cinnî çabuk insanları o yola sevkediyor. Gayet cây-ı hayret bir haldir ki: Âlem-i bekanın nass-ı hadîsle sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve nimete mukabil geldiği halde; bazı bîçare insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin, bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip, şeytanın arkasında gider.

İşte bu sırlar içindir ki; Kur’an-ı Hakîm, mü’minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdid ve teşvik ile günahtan zecr ve hayra sevkediyor.

İHLAS,TEFANİ VE  HAKİKAT

 

 

MÜELLİF

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (R.A)

 

“Bu dürûs-i Kur’âniyenin dâiresi içinde olanlar, allâme ve müctehîdler de olsalar; vazîfeleri -ulûm-i îmâniye cihetinde-yazılan yalnız şu Sözler’in şerhleri ve îzâhlarıdır veyâ tanzimleridir.”

 

       (Ve inşâallah vazîfeniz şerh ve îzâhla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve ta’lim ile, belki Yirmi Beşinci ve Otuz ikinci mektupları te’lif ile ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertip ve tefsîr ve tashîh ile devâm edecek.)         

YAYINA HAZIRLAYAN

YASİN GÜL

Şeriat-ı Garra-yı Muhammediyenin dört delili olan kitab,sünnet,icma-ı ümmet,kıyas-ı fukahaya candan bağlanan,ehl-i sünnet mezhebini kendilerine tahassungah edinen ,Risale,i Nurları da Kur’an-ı Azimüşşanın hakikatdar bir tefsiri kabul edip,Kur’an’ı anlamak ve sünnete tabi olmak niyetiyle okuyan,bütün kebairi,hususan ekber-ül kebair ve mubikat-ı seb’a denilen katl,zina ,şarab,ukuk-u valideyn(kat-ı sıla-yı rahim) ,kumar,yalancı şehadetlik,dine zarar verecek bid’alara tarafdar olmayı terk ve feraizi eda ile sünnet-i seniyyenin ihyasına memur, nurun dost,kardeş ve talebeleri Risale-i Nurun mesleğinin gösterdiği hedef ki ;esma yoluyla Müsemma-yı  Zülcelali bulmaktır.Bu hedefe ulaşabilmeleri için aşağıda zikredilecek esaslara sımsıkı sarılmaları zaruridir.

Evvela ; Üstadımızın Dost , Kardeş Ve Talebenin Tarifini Dinleyelim:

 

 

*****‘’Dostun hassası ve şartı budur ki: Kat’iyyen, Sözler’e ve envâr-ı

 

Kur’aniyeye dair olan hizmetimize ciddî tarafdar olsun; ve haksızlığa ve

 

bid’alara ve dalalete kalbentarafdar olmasın, kendine de istifadeye çalışsın.

(Ey mü’minler!Ey Risale-i nur Şakirdleri ve Kur’anın talebeleri!. (Zulüm yapmış olanlara,zalimlere,ehl-i dalalete,kafirlere,ehl-i bid’aya ve fasıklara az da olsa meyl bile etmeyin, yani, zulüm ve haksızlık yapanlara herhangi bir şekilde destek vermek, yakınlık gösterip yaltaklanmak şöyle dursun, meyil bile etmeyin, yüz vermeyin, ilgi göstermeyin,onları dost edinmeyin,kalben bile tarafdar olmayın ki sonra cehennem ateşi sizede dokunur. Ve sizin Allah’dan başka dostlarınız yoktur, sonra mansur da olmazsınız, Allah’ın yardımına nail olamazsınız. Size dokunacak olan ateşten kendinizi kurtaramaz, kurtarıcı da bulamazsınız.Hud 113) âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor.Çünki rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rıza da zulümdür.(Mektubat363)

 

 

(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

sırrı ile: Kavaid-i Şeriat-ı Garra ve desatir-i Sünnet-i Seniye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek, dalalettir, ateştir.) Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise, ²v­U«X<¬(ö²v­U«7ö­a²V«W²6«!ö«•²x«[²7«!ö   sırrına münafî olduğu için, merduddur.(11,Lem’a)

(Sünnet-i Seniyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra'da tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevafil nev'indendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabi Sünnet-i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a

denilmez.

 

(Bid'at ve dalalet her gün artmakta, ahkâm-ı İslâmiyeye sünnetlerden başlayarak ve Kur'an hedef tutularak, çok insafsızca hücum edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münasib merhem olacak, bu nurlu ve şifalı eserlerin mahdud eşhas arasında ve yalnız bu zavallıların ümid ve imanlarını takviye edecek vaziyette kalması, teessürü artırmakta ve dergâh-ı İlahiyeye ilticadan başka çare bırakmamaktadır.(Hulusi Bey)

 

 

*****Kardeşin hassası ve şartı şudur ki : Hakikî olarak Sözler'in neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını eda etmek, yedi kebairi işlememektir.

 

 

Bu zamanda, zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.

Hem mektubunuzda yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur; fakat ekberü'l-kebâir ve mûbikat-ı seb'a tâbir edilen günahlar yedidir: Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bid'alara taraftar olmaktır.Barla.Lah.)

Bugünlerde, Kur'ân-ı Hakîmin nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i salih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü'l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş. Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır.

Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i salihadır.

Risale-i Nur şakirtlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtiamiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvayla ve niyet-i içtinabla yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir. Malûmdur ki, bir adamın bir günde harap ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi, binler tahribatçıya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemeti ve tesiratı pek harikadır. Eğer bu iki mütekabil kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde mucizevâri muvaffakiyet ve fütuhat görülecekti.

Risale-i Nur, bir daire değil; mutedahil daireler gibi tabakatı var. Erkânlar ve sahipler ve haslar ve nâşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakatları var. Erkân dâiresine liyakatı olmayan Risale-i Nur'a muhalif cereyana taraftar olmamak şartıyla; dâire haricine atılmaz. Hasların hâsiyeti, bulunmayan, zıt bir mesleğe girmemek şartıyla talebe olabilir. Bid'a ile amel eden, kalben taraftar olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için, az bir kusurla düşman sınıfına iltihak etmemek için, dışarıya atmayınız. Fakat Risale-i Nur'un erkânlarında ve sahiplerindeki esrarlar ve nazik tedbirlere onları teşrik etmemek gerektir.

(Beş vakit namazını ta'dil-i erkân ile kıl, yani başka ibadete gücün yetmez. Namazın nihayetindeki tesbihleri yap, yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebairi terk et, çünki sagairi arayacak zamanda değiliz. İttiba'-ı sünnet et, zira bu zamanda arkasında gidilecek ve harekâtı taklide değer saf, hâlis ve muhlis bir hâdî ki, (o da seni yine bu yola götürecektir) maalesef bulamayacaksın. Belki bu yola çıkaracaklar vardır. Fakat kömür ile elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış, ondan daha iyi kılavuz bulamazsın. Derslerinden birinde ki, her vakit zikrettiğim ¬*«G«U²7!ö«w¬8ö«w¬8«!ö¬*«G«T²7@¬"ö«w«8³~ö²w«8ö şefaatbahş vecizesi hatırımızda varken, şübhesiz her musibet ve her elem hoş karşılanacaktır.

Aziz kardeş! Zaman olur ki her şey, herkes, her muamele, kalbi incitiyor. Fakat

işte tiryakı:¬

v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

v[¬P«Q²7!ö¬Š²h«Q²7!öÇÆ«*ö«x­;«:ö­a²VÅ6«Y«#ö¬y²[«V«2ö«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÁV7!ö«]¬A²,«&ö²u­T«4ö!²xÅ7«x«#ö²–¬@«4 

            (Eğer ehl-i dalalet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’anı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir. Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar!” Öyle de mana-yı işarîsiyle der ki: Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalalet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihayetsiz cünud u askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalalete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti’ kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! der.-11.Lem’a)

Ulema-i ilm-i kelâmın ve usûlü’d-din allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin dâhi muhakkiklerinin İslâmî akidelere dair çok tetkik ve muhakematla ve âyât ve hadisleri müvazene ile kabul ettikleri usûlü’d-din düsturları, şimdiki Risale-i Nur’un meşrebini muhafazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ, hiçbir yerde, hattâ ehl-i bid’a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakikat-i ihlâs tam muhafaza edildiği için, her nevi ehl-i İslâm içine giriyor.

(Her zaman söylüyorum: Biz bu fâni hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayata veda etmek, indimizde ve itikadımızda ebedî bir hayatın mukaddemesidir, öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayata başlamadık. İşte mürasele ile muvasalayı temin edelim. Allah’a güvenelim, Ondan meded dileyelim.(Hulusi Bey)

 

 

*****Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki : Sözler’i kendi malı ve te’lifi gibi hissedip sahib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.’’(mektubat 319)

 

 

(Cemaata Sözler’i okumak zamanında, sendeki hissiyat-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârane hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:

Velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvetteki makam-ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’an Said’in vekili belki manen aynı hükmüne geçtiğin içindir.)

 

(Sevgili Üstadım! Allah için sevenler, Kur’an’a hâdim olmayı yürekten isteyenler, musibetin büyüğünü dine gelen mesaib bilenler, zahiren ne kadar şaşaalı mutantan görünse de her bid’akârane hareketten mutlak ve muhakkak Kur’an’a ve imana bir hücum hissedenler… ilh.. İşte bunlar niyetlerindeki ihlas, kalblerindeki safiyet ve imanlarındaki kuvvet ve Kur’an’a ciddî merbutiyetleri derecesinde, felillahilhamd merkez-i menba’ ve masdar-ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî ruhlu, ciddî, ihlaslı, metin, imanlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam-ı İlahiyeye şâkirînden olmalarını tazarru’ eylerim.)Hulusi bey)

Risale-i Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mâl-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşaallah ehl-i saadet olur. Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, takvâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir.

 

Saniyen ; Risale-i Nurun mütefavit yerlerinde izah edildiği gibi bütün insanların,bütün mü’minlerin müşterek düşmanları hususan Risale-i Nurun, dost kardeş ve talebelerini bu kudsi hizmetten ve manevi ulvi cihaddan vazgeçirmek şiddetle için uğraşan düşmanlar dört tanedir.

 

1-Şeytan-ı Cinni ki’’

 

عَدُوًّا   إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

          “Çünkü şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman tutun. O etrafına toplanan taraftarlarını ancak cehennemliklerden olsunlar diye davet eder.”(Fatır 6) ayeti bunu beyan ediyor.

 بسم الله الرحمن الرحيم* قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ *  مِن شَرِّ مَا خَلَقَ *  وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ *

  وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ * وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ*

1- De ki: "Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım,2- Yarattığı şeylerin şerrinden,3- Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,4- Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden,5-Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.(Felak süresi)

(İşte ey şeytanın desiselerine mübtela olan bîçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-ı fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen; muhkemat-ı Kur'aniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyenin terazileriyle a'mal ve hatıratını tart ve Kur'anı ve Sünnet-i Seniyeyi daima rehber yap ve "¬v[¬%Åh7!ö¬–@«O²[ÅL7!ö«w¬8ö¬yÁV7@¬"ö­)x­2«!" de, Cenab-ı Hakk'a ilticada bulun.)

 

2-Şeytan- ı İnsi ki;                                 

v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

  يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا

  لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا

            "Eyvah!" diyecek, "keşke falancayı(insi ve cini şeytanları,kafirleri,gadaba uğrayan ve dalalete düşen Yahudi,hrıstıyanları,müşrik zalimleri,ulemais-su,meşayıhıs-su,umerais-su,mütrefinis-su ve ehl-i bid’a zındık münafıkları) dost edinmeseydim.- Çünkü zikir (Kur'ân) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan  saptırdı. Şeytanlar insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.(Furkan 28/29) ayetleri bunu açıklıyor.Bu şeytan-ı cini ve insi meselesi için istiaze risalesine ve Nas suresine müracaat edilsin.

 

 بسم الله الرحمن الرحيم* قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ *  مَلِكِ النَّاسِ *  إِلَهِ النَّاسِ *  مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ *  الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ *  مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ *

(1- De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,2- İnsanların hükümdârına,3- İnsanların ilâhına,4- O sinsi vesvesecinin şerrinden.5- O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.6- Gerek cinlerden, gerek insanlardan.)

(Şeytan-ı ins, şeytan-ı cinnîden aldığı derse binaen; hizb-ül Kur'anın fedakâr hâdimlerini hubb-u câh vasıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o manevî ulvî cihaddan vazgeçirmek istiyorlar)(Mektubat 413)

(Şöyle düşünüyordum; eğer yalnız adüvv-i ekber olan nefsin hilesinden ve cinn ü ins ve şeytanların mekrinden emin olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi köşe-i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i insan ve âlem-i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye faidesi olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblağ edeyim de Allah-u Zülcelal nasıl şe'n-i uluhiyetine yaraşırsa öyle muamele eylesin.-Hulusi Bey)

3-Nefs ki;

v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

 وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ

         Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle yarlığadığı müstesna. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.(Yusuf 53)

Hem Resul-i Ekrem (sav) efendimiz “Senin en zararlı düşmanın nefsindir” buyuruyor.

(Malûmdur ki, kale içinden feth olunur. Bugünkü muvaffakıyete sebeb olan ihlas kalkarsa, maazallah o zaman çok vahim neticeler tevellüd eder. En büyük düşmanımız nefsimizdir. Onu susturmak için zannedersem şu ihtar kâfidir: "Ey nefs-i nâdân! Beni kandıramazsın. Madem ki, Peygamber-i Azîm-ül Kadr bir Nebiyyullah olan Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm

v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

]±¬”«*ö«v¬&«*ö@«8öެ!ö¬šxÇK7@¬”ö½?«*@Å8«ž«ö«j²SÅX7!öÅ–¬!ö]¬,²S«9öΛ¬±I«”­!ö@«8«:

 

demiştir. Aldatamazsın. Senden ve senin samimî yoldaşların cinnî ve insî şeytan, ehl-i bid’a ve ülema-is sû’ şerlerinden Allah’a sığınırım.”)Hulusi Bey)

 

4-Allah hesabına olmayan dünyaki ;

v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬”

  وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

“Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?(En’am 32)”ayeti ve

“Dünya sevgisi bütün hataların başıdır”hadis-i şerifi bunu ifade ediyor.

(Rasulullah (sav), sâde bir hayat yaşamış ve: “Ben dünya ile beraber değilim. Benim dünya ile beraberliğim ancak bir ağacın altında biraz gölgelenip sonra giden ve ağacı orada bırakan bir yolcunun beraberliği gibidir” buyurarak insan hayatında dünyanın yerinin ne olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Buhari’nin naklettiği bir hadis de şöyledir: “Dünya arkasını çevirerek gitmekte, âhiret de (.sizi) karşılayarak aynı hızla gelmektedir. Bu iki alemin çocukları vardır. Siz âhretin çocukları olunuz, dünyanın çocuklarından olmayınız. Bu dünya amel etme günüdür; hesap verme günü değildir. Ahiret, hesap verme günüdür; amel etme günü değildir. )

(Dünyanın üç yüzü var:

Birinci yüzü: Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.

İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennet’in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.

 

Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir. Sözler 626)

 

(Nurların birinci talebesi Hulusi Bey, Hazret-i Üstad’a arzettiği bir mektubunda “Dünyayı unutmak isteseniz başka hiçbir sebeb olmasa dahi, yalnız bu mübarek Sözler’le rabıta peyda eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız… Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilmînizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler’e bile geçmeyen mesail, kat’iyyetle gösteriyorlar ki; ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.”

Salisen ; Hucumat-ı Sitte adlı risalede tafsilatıyla izah edildiği gibi bu dört düşmanın silahları,desiseleri ise altı tanedir.En evvel bu altı maniyi def’ etmek gerekir.

 

Seo idata